Arşiv:
Ahmet Özer: Yeniden Büyük Türkiye'de Öğretmen
 Öğretmenliği, mevzuat sınırlarında bir dersin müfredatını öğrencilere aktarmak ve öğrencinin, öğretim programlarının ne kadarını öğrenebildiğini sınavlarla ölçmek olarak tanımlarsak öğretmenlik bir meslektir. Öğretilmesi istenilen bilgileri uygun yöntemlerle öğrencilerine kavratan ve onun özel yaratılmış olmasını merkeze alarak, sadece dersin öğretmeni olarak değil, öğrencinin etkileştiği sosyal çevrenin de öğretmeni olan ve bunu başaran kişinin yaptığı öğretmenlik ise sanattır. Bu noktadan hareketle hayatımıza yön veren, olumlu anlamda iz bırakan;  sadece ders anlatışını değil, her yönüyle bir insan olarak kendimize model aldığımız öğretmenlerimiz birer sanatkârdır. 

Öğretmenlik sanatını iyi icra edenler bir toplumun en değerli varlığı olan çocukların yetişmesine verdikleri katkı ile bir milletin ya da ülkenin makûs talihini değiştirmede en güçlü vektördür. Bununla beraber öğretmenliği bir usta ya da bir sanatkâr gibi yapanlar arasında bürokratik değerlendirme ve gelirleri açısından bir fark yoktur.  Hatta her öğrenciyi özel kabul edip onların bütün yönleriyle ilgilenmeye çalışan ve üstün meziyetler ortaya koyan öğretmenler zaman zaman  “icat çıkarmak” ve “düzeni bozmak” ile de itham edilebilir. 

Merhum Prof. Dr. Günay Tümer hocanın dediği gibi “Öğretmenlik, ekonomik açıdan çok rahat yaşayabileceğiniz, toplumda itibarı üst sıralarda olan, herkesin gıpta ettiği bir meslek değildir. Ama kutsal bir meslektir. Kutsallığının kaynağı peygamberlerin de aynı zamanda öğretmen olmalarından gelmektedir.’’

Yeniden Büyük Türkiye’de öğretmen olmak gerçektende bilgelik ister, sanatkârlık ister. Zira yirmi otuz yıl öncesindeki öğretmen ve okul etkinliğinin yüzde yetmişlerde olduğu bir öğrenci grubu karşımızda yoktur. Aile ve toplumun otoritesinin hızla çökertildiği, müsamahakârlığın geçer akçe olduğu “Her şeye hakkım var. Dünya benim etrafımda dönüyor.”  Anlayışı egemen olmuştur. Yalnızca kendi egosunu kutsayan, heveslerinin ve dürtülerinin önünde engel gördüğü türlü değeri anlamsız gören, televizyon ve sosyal medyanın zehriyle emzirilen bir elektronik kuşak hızla artmaktadır. Bu akımdan çok sayıda öğrenci maalesef olumsuz etkilenmektedir. Bu kadar geniş algı alanı olan zamane gençliğine geleneksel yöntemlerle öğretmenlik yapmak imkânsızdır. Artık otoriter yaklaşım da aile baskısı da bu gençliğin beklentilerini karşılamıyor, karşılayamıyor.

Eğitim kaynaklı problemleri çözemiyor, çözemez de. Otoriter anlayışla öğretim bir parça geçici süre ile sağlanabilir. Ama bu yöntemlerle başarılı bir eğitim yapılamaz. Eğitimden beklenen kalıcı olumlu davranışı sürekli hale getirme amacına katkı sağlamaz. O halde Mevlana’nın dediği gibi “Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım.”  O halde Yeniden Büyük Türkiye’nin öğretmeni ne yapmalıdır? Sanırım bu sorunun cevabı öğretmenliği bir sanat olarak kabul etmekten geçiyor. Başarının ölçüsü de bu sanatın uygulama alanını sınıflarla, okullarla, ders kitaplarıyla çizilen sınırların ötesine, bütün topluma yayabilmekte saklı.  Öğrencilerini, ödüllü fen ve matematik problemleri çözecek öğretim becerileriyle donatmak kadar, hatta bundan daha fazla, onlara “iyi insan’’ olmayı da öğretmekten geçiyor. Kabul edilmelidir ki çağdaş empati öğretisinin temelini oluşturan ‘’Kendin için istemediğini başkası içinde isteme.’’ temel prensibini bize öğreten Kainat Efendisidir. Onun ölçüsüne uymayı hedef edinen gençler yetiştirmek gerekiyor.

Öğretmenin, öğrencilerinin onurlarını kırmadan, kişiliklerini incitmeden, gönüllerine dokunabilmesi gerekiyor. Beş duyu organının ötesinde gönül eliyle, kalp diliyle onlara ulaşabilmek gerekiyor. Her insanın İlahi tanımla “parmak uçlarına kadar özel yaratıldığı’’gerçeğini çalışmalarının merkezine alarak her öğrenciye ulaşmak için ayrı bir yol izlemeyi bilmek gerekiyor. Nasıl bütün kilitler tek bir anahtarla açılamıyorsa bütün öğrencileri de tek bir yöntemle anlamanın,  başarıya taşımanın mümkün olmadığını bilmek gerekmektedir. Kendi tercihleriyle “en mükemmel varlık” da “en aşağı tabakalardaki varlık” da olabilen insanın o mükemmel tarafını ortaya çıkarabilecek rehberlikte bulunabilmeli.  Gerek yaşının gerek çevresinin etkisiyle çarçabuk yön değiştirebilme özelliğine sahip olan gençlere bir çınar gibi siper olabilmeyi ancak güneşini kesecek kadar üstüne kapanmamayı bilmeli.  Kendi çocuğunun öğretmeninden istediği özveriyi fazlasıyla kendisi de gösterebilmeli. Bu zamanın dilini konuşabilen yeni Türkiye’nin öğretmeni “kökleri mazide olan ati”yi oluşturabilecek kültürel birikime sahip olmalı. Bunun yanında mevcut sistemin başarı değerlendirme alanı olan öğretim kazanımlarını ötelemeden, milli değerleriyle yetişen bir gençlikle kol kola yürüyebilecek hoşgörü ve anlayışa sahip olmalı.

Bütün bunları yaparken Yeniden Büyük Türkiye’de öğretmen olmanın önündeki en büyük engel belki de en üst yöneticiden eğitim alanının en uzak paydaşına kadar başarının kıstasının öğretimle sınırlı tutulmasıdır. Öğrencinin, öğretmenin, okulun hatta velilerin başarı için aldığı temel gösterge merkezi sınavlarda çözülen test sorusu olunca, eğitimle ilgili kazanımların çok önemi kalmıyor. Hatta yüksek puan alan öğrencilerin birçok ahlaki ve toplumsal değeri yük sayan tavrı öğretim başarısının gölgesinde kalabiliyor. Her alanda yoğun pragmatik yaklaşımla hayata hazırlanan gençler eğitim kazanımlarını bir angarya olarak görebiliyor. Ölçemediğimiz, dolayısıyla da değerlendirmeye katamadığımız bir hizmeti geliştirme ve bundan sonuç alma şansımız da oldukça zorlaşıyor. 

Bunların sonucu olarak da eğitim alanındaki iyi insan yetiştirme çabası vicdanlarla sınırlı kalıyor. Bu nedenle Yeniden Büyük Türkiye’nin öğretmeni olan meslektaşlarım, hem sınava dayalı başarı anlayışının hem velilerin öğretim alanından yana tercihli beklentilerinin hem de ölçüm sisteminin taleplerini karşılayabilecek düzeyde olmalıdır. Ama bundan daha fazla, Hz. İbrahim için yakılan Nemrut ateşine su taşıyan kuş misali tarafı belli olan, vatandan yana, vicdandan yana, insanlıktan yana, adaletten yana, ilahi terbiyeden yana; yakıp yıkan değil, Nebi ölçüsüyle ‘’İnsanların hayırlısı, onlara yardımcı olandır.’’ anlayışını benimseyen, İstiklal Şairi’nin ifadesiyle “Adam aldırma da geç git! diyemem aldırırım.  Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!” diyen gençler yetiştirmek genel hedefi olmalıdır. İnanıyorum ki gerçek sanatkârlık da budur. Malzemesi insan olan sanatkârın malzemeyi zayi etme hakkı yoktur.                                                                                                              

 Ahmet ÖZER                                                                                            

Eğitim-Bir-Sen Genel Başkan Vekili

... ...
Anahtar Kelimeler
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

İşte MKE Müdürü'nün satmaya kalktığı...
Dün MKE müdürününün projesini satmaya çalışırken yakalanmasıyla gündeme gelen MPT 76 dünyanın en...

Haberi Oku