Eğitimli Gurbet Kuşları Yuvaya Döndü

Türkiye kökenli göçmenlerin Fransa'ya gidişinin 50. yılı çeşitli etkinliklerle anılıyor. 50 yıl önce Fransa'ya gidenlerin çocukları tam anlamıyla kayıp bir nesil.

Eğitimli Gurbet Kuşları Yuvaya Döndü



Uluslararası literatürde göçmen, biraz da horlanarak sıfatlandırılmış haliyle 'gurbetçi'ler, bu toprakların değişmez gerçeği. Yarım asır önce para ve iş umuduyla binlerce kişi hayatlarının 'dur' tuşuna basarak Avrupa'nın çeşitli ülkelerine dağıldı. Fransa, Almanya, İsviçre, Avusturya'da kendilerine küçük 'Türkiye köyleri' yarattılar. Orada da aynı buradaki gibi bir hayatı yaşamaya çalıştılar. Ama Avrupa'ya giden gurbetçiler içinde, Fransa'ya gidenlerin ayrı bir yeri var... Çünkü onlar, hakkında en az şey bildiklerimiz... Belki de Türkiye'nin en fakir yerlerinden gidenler oldukları için, en içine kapanık göçmenler...

Fransa'daki Türkiye kökenli göçmenler, tıpkı diğerleri gibi orada bir yaşam sürmeye değil, para kazanıp dönmeye odaklıydı, bu nedenle yıllar boyunca her göçmen evinde sabah gün ağarmadan 04.00'da ışıklar yandı. Çünkü baba inşaattaki ya da fabrikadaki işine gidecek, anne okuma-yazma bilmeden geldiği bu ülkede çat pat konuştuğu Fransızcasıyla günü kurtarmaya çalışacaktı... Bu sırada kimse evdeki çocukların geleceğini, Fransa'daki hayatlarına dair planlar yapacak durumda değildi... Planlar Türkiye'ye dönüş üzerineydi hep... Tam da bu nedenle, göçmenlerin çocukları ne Fransız ne de Türk gibi hissediyordu. Onların geleceği de anne ve babalarının hayatlarının birer kopyası olacaktı. Çoğunun hayatı böyle de oldu. Köyden bir gelin ya da damat alındı, Fransa'da küçük Türkiyeler yaratıldı ve orada yaşandı...

Bu çemberden çıkanlarsa geride kalanların gözünde birer 'kahraman' oldu. Türklerin Fransa'ya göçünün 50. yılının anıldığı bu günlerde, o kahramanları bulduk. Ailesinin kaderini yaşamayan, Fransa'da eğitim alıp, önemli noktalara gelen ve belki de ailelerinin en büyük hayali olan Türkiye'ye yerleşmeyi başaran ikinci kuşakla buluştuk. Fransa doğumlu, Fransız eğitimi almış ama Türk kökenli bu isimlerin hepsi İstanbul'da önemli şirketlerin başında... Bir dernekleri bile var. İsmi Trait D'union; Orta Tire Derneği... Arada kalmışlıklarını anlatmak için derneklerine bu ismi vermişler. Onlar birer kahraman çünkü ailelerin kaderini yaşamayı reddederek kendilerine Türkiye'de bir kariyer yolu çizmişler... Derneğin kurucusu Jülide Yaşar Soncu'nun hikayesini anlatarak başlayalım. 42 yaşındaki Jülide Yaşar Soncu, sekiz yıldır Türkiye'de. Bir şirketi var. Doğup büyüdüğü Fransa'ya dönmeyi düşünmüyor. Gerisini onun cümleleriyle aktaralım:

- Nereden göç etmiş aileniz Fransa'ya?

- Kahramanmaraş Göksun'dan... Anadolu'da işsizlik var, dedemin küçük bir arazisi var, o da ancak günü kurtarıyor... Fakirler yani... 1973 yılında babam inşaat işçisi olarak Fransa Macon'a gitti ve yerleşti. İki yıl sonra annem ve ben de Fransa'ya gittik. Sonra beş kardeşim daha oldu.

- Bir Türk mahallesinde mi büyüdünüz?

- Şanslıydık, Türklerle beraber değildik. Böylece mahalle baskısından uzak büyüdük. Fransa'ya gittiğimizde ben iki buçuk yaşımdaydım. Altı ayda Fransızca öğrenmişim. Şöyle hatıralarım var: Dört yaşımdayım, annemle devlet dairesindeyiz, annem beni gişeye oturtmuş, görevliyle ben Fransızca konuşuyorum, anneme tercümanlık yapıyorum. Göçmenlerden oluşan bir mahalle olduğu için, dayanışma içinde yaşıyorduk. Paramız azdı az kıyafetimiz vardı, gardıroplarımızı değiş-tokuş yapıyorduk. Açıkçası 20 yaşında üniversiteye gidince, fakir olduğumu fark ettim. Yoksa gayet mutlu mesut büyüyorduk.

- Göç edenlerin birçoğu yoksul ve köy yaşamını da devam ettirme kaygısı taşıyormuş sanırım...

- Babam Türk mahallesinden biriyle tanışmış. Evine davet etmiş. Fransa'da evler yerden ısıtmalı. Adam babamı evin bir odasına götürmüş. Odanın tamamına toprak dökmüş ve domates ekmiş. Yerden ısındığı için çok iyi sonuç aldığını anlatmış... Sonra banyoya götürmüş, adam banyo küvetini toprakla doldurmuş, soğan sarımsak ekmiş... Banyo yapmak için leğeni tercih ediyormuş.

- Anne ve babanız nasıl yaşıyordu bu gurbet halini?

- Babam üç-dört ay evde olamazdı, inşaatlara çalışmaya giderdi. 10 yıl çalıştı ve Parkinson hastalığına yakalandı. 25 yıl hasta yaşadı. O yüzden babamın hayatı oldukça zor oldu. Her tatilde Türkiye'ye hep kesin dönüş yapıyormuş gibi hazırlanır, gelirdik. Her yıl okula geç başlardık çünkü babam dönmek istemezdi Türkiye'den... Ama annem burada yaşamayı istemiyordu. Bizim eğitimimiz için orada olmamız gerektiğini söylüyordu. Altı kardeşiz, altımız da üniversite mezunu. Kardeşlerimden biri ortağım, biri Avrupa Parlamentosu'nda milletvekili ataşesi, bir diğeri Paris'te ressam, erkek kardeşim sistem mühendisi, biri de fizik tedavi uzmanı...

- Sizin jenerasyonunuz için bir başarı örneği misiniz?

- Biz iyi örnekleriz. Ama geneli temsil etmiyoruz. İlk jenerasyonun çocukları olarak, yaşadığımız şehirde liseye giren ilk Türk benim, düşünün. Eğer bir Türk mahallesinde yaşıyor olsaydık, annem babam istese bile mahalle baskısına dayanamazlardı ve beni okutmayıp, evlendirirlerdi. Bakın o mahallelerden çıkıp okuyan kızlar var, esas onlar gerçek kahraman! O Türk mahallesinden çıkıp okumak bir kız için olağanüstü bir başarı.

- Oraya giden ve Türk mahallesine ilk yerleşen kesim, Türkiye'de geldikleri köyün de gerisinde mi kaldılar?

- Aynen. O yüzden Türkiye'de imajları kötü. İki ülkenin arasında kaldılar, zaman makinesinde sıkıştılar. Kendi köylerinde bile geride kalıyorlar. Bunu maddiyatla kapatıyorlar, ilk iş büyük bir Mercedes alıp, köyde büyük bir ev yaptırıyorlar. Hayatları para eksenli. Bir an evvel parayı biriktirip dönmek istiyorlar ama kesin dönüş yapanı olmadı daha... Annem babam da hayatlarını hiç yaşamadı. Tek bir amaçları vardı, para biriktirmek ve Türkiye'ye dönmek. Annem ve babam bir restorana gitmemiştir. Ben Paris'i gördüğümde 20 yaşımdaydım, annem de benimle birlikte görebildi.

- Neden Türkiye'ye döndünüz?

- Çok iyi pozisyonda çalışıyordum, maaşım epey yüksekti. Evimi, arabamı almıştım. kendimi hep Fransız hissettim. Fransız okullarında eşitlik, kardeşlik, özgürlük kavramını öğrendim ve gerçekten inandım. Ama vatandaşlığı almaya gidince, oradaki memurların tavırları Fransız olmadığımı çok net hatırlattı bana. Bunu hiç beklemiyordum. Düşünün ki, biriyle bir aşk yaşıyorsunuz, birden bire diyor ki; "Aşık yaşıyoruz ama evlenmek için sen bana uygun değilsin" Görüşmeden çıktığımda titriyordum... Ertesi gün valizimi toplayıp gitmek istedim, bir kırılma noktasıydı. Yara oluştu ve işimden ayrıldım. Türkiye'ye geldim. Burada evlendim ve bir kızım var şimdi...

BEN FRANSA'YA BİR TÜRLÜ ALIŞAMADIM

Clarisse Yağmur Kılıç, Galatasaray Üniversitesi'ne Erasmus'la gelen ve master yapan Türkiye kökenli bir Fransız... Aldığı hukuk eğitimim burada geçerli olması için 20 ders veren Kılıç, üç buçuk yaşında gittiği Fransa'dan hep dönme hayalleri kurmuş... "İstanbul'da yaşıyorduk ama ekonomik durumumuz iyi değildi. Babam 1988 yılında kaçak yollarla Marsilya'ya gitti. O gittikten iki yıl sonra biz de onun yanına gittik, o zaman üç buçuk yaşındaydım. Orada akrabalarımız vardı, lise sona kadar bir süre hep beraber komün olarak yaşadık. Babam kalebodur ustasıydı... Anaokuluna başladığımda tek kelime Fransızca bilmiyordum, yepyeni bir dünya, yeni bir dil... Çocuklar dalga geçiyordu. Orada iki farklı hayatım oldu diyebilirim; üniversiteden önce ve sonra... Üniversiteden sonra komün yaşantıdan koptum ve gerçek Türk kültürüne adapte olmaya başladım. çünkü Türkiye'den Fransa'ya okumaya gelmiş Türklerle arkadaşlık kurmuştum. Amacım buraya gelmekti... Buradan göçen Türk ailelerin çocukları ne aileleri ne de çevreleri tarafından okumaya teşvik edilmiyor. Kızlar 16-17 yaşında evliliğe yönlendiriliyor. Erkekler çalışmaya... Kendi jenerasyonumda üniversite bitiren tek kişiyim. Annem eğitime çok önem veriyordu, kendisi okuyamamıştı ve bu içinde kalmıştı. Benim tek çıkış yolumun okul olduğunu söyledi yıllarca. Hep Türkiye'ye dönmek istedim. Sevmedim, sevemedim... Burası daha canlı ve güzel geliyordu. Orası daha monoton. Beyin göçüne de karşıyım. Avrupa'da çok iyi bir eğitim aldım ve burada örnek olmak istiyorum. Galatasaray Üniversitesi'nde master yaptım. Denklik almak için 20 ders verdim. Şimdi stajyer avukatım."

AİLEMİN HASRET KALDIĞI TÜRKİYE'DE YAŞIYORUM

Yasin Şeker, Türkiye'den Fransa'ya göç eden Şeker Ailesi'nin son çocuğu... Göçün 11 yıl sonrasında dünyaya gelen Şeker, beş ablası, anne ve babası gibi adaptasyon zorluğu yaşamamış. Zaten alışılmış bir düzene doğmuş. Ama üniversiteyi bitirdiğinde iş imkanlarının Türkiye'de çok daha iyi olduğunu keşfetmiş: "Konya Yunaklıyız. Babamın ailesi çiftçilik yapıyordu. Göç Anlaşması imzalanınca babam 1973'te Sirkeci'den elinde bir bavulla yola çıkmış, kendini Fransa'nın Roanne şehrinde bulmuş... İşçi olarak bir fabrikada çalışmaya başlamış... Annemi de altı ay sonra yanına aldırmış... En büyük ablam orada doğdu. Sonra dört ablam ve ben... Ailem o şehre yerleşen ilk Türk ailelerden biriymiş... Ben doğana kadar onlar Fransa'daki yaşamlarına epey alışmışlar. Çünkü ailem Fransa'ya göç ettikten 11 yıl sonra doğdum. Ben doğana kadar hep kirada oturmuşlar çünkü kendilerini orada geçici olarak görüyorlarmış. Doğduğum yıl bir ev satın alınmış. Türkiye'ye dönme hayalinin sonlanmasıydı bu. Benden önce ailem Faslıların ağırlıkta olduğu lojmanlarda yaşıyordu. Onlarla dini açıdan ortak noktalarımız var... En büyük ablamın bir anısı var: Babamdan bir Fransızca sözlük istemiş... Babam da kütüphaneye gidip bir kitapla gelmiş. Dili de çok iyi konuşamadığı için Charles De Gaule'ün hayat hikayesini alıp gelmiş... O kitap ben kendimi bildim bileli evde. Bir anlam da veremiyordum bizim evimizde böyle bir kitap niye var diye... Sonra ablam bu anıyı anlattı... Üniversiteyi bitiren tek kişiyim ailede. Zorlukları üniversitede gördüm. Evden ayrılmak zorunda kalmıştım. Lyon'da ev tutmak istediğimiz zaman, ev sahibi bize vermek istemedi... Başka bir ülkeden geldiğimi orada anlamıştım. İktisat ve ekonomi eğitimimi tamamladıktan sonra Ankara'da Fransız Büyükelçiliğinde staj yaptım. Bu Türkiye'ye karşı fikrimin oluşmaya başladığı dönemdi... Yazdan yaza koca bir minibüsle geldiğim Türkiye'de yaşama fikri master sonrası oluştu. Ama Türkiye'ye geldiğimizde yaşadığımız yer Konya'ydı. Türkiye diye bildiğim şehir Konya'ydı yani... İstanbul'u ilk 2007'de ziyaret ettim. Masterımı burada yaptım. İki buçuk yıl boyunca çeşitli firmalarda çalıştım. Sonra Fransa'ya geri döndüm. Orada evlendim, eşim Fransız... Orada anladım ki, Türkiyeli göçmen olarak iş bulmak ekonomik kriz yaşandığı zamanlarda çok da kolay değildi. Ve kariyerimi Türkiye'de devam ettirmeye karar verdim. Şu anda bir Amerikan firmasının Kuzey ve Batı Afrika Satış müdürüyüm. Burada bir denge kurmaya çalışıyorum. Hem Fransız kimliğimi koruyorum. hem de genlerimdeki Türk kimliğini muhafaza ediyorum. Anne ve babamın hasret kaldığı Türkiye'de yaşıyorum. Türkiye çok değişti."

FRANSA'YA GÖÇ EDEN TÜRKLERLE İLGİLİ YAPILMIŞ İLK BELGESEL

Müret İşitmez, anne ve babası yıllar önce Fransa'ya göç etmiş isimlerden biri... Fransa'da geçen ay gösterime gire 'Ma mere et mon pere' yani Annem ve Babam isimli belgeseli göçün 50. yılında yaşananların özeti gibi... Müret İşitmez'in 1970'li yıllarda Fransa'ya göçen ailesinin hikayesini anlattığı film Fransız Kültür Merkezi'nde geçtiğimiz hafta gösterildi. İşitmez, filmini daha iyisini bulma umuduyla başka yere gitme cesaretini gösterenlere adadığını vurguluyor: "Çocukluğuma dair en önemli kare, babamın iş çantasıyla eve dönüşü... Sabah erkenden giderdi, gün ağarmadan 04.00'te. Annem de hep evde... Bu Fransa'daki yaşantımız. Annem de babam da Tuncelili. Orada tanışıp, evleniyorlar. Dört çocukları oluyor... Babamın ailesi çok fakirdi. Kendini Fransa'ya attı. Okuma yazma bilmiyordu, Fransızcayı da bilmediğini düşünürseniz ona neden cesur dediğimi anlarsınız. Yalnızlık çok zor bir şey... Çok büyük bir gurbet yaşadı bence. Sonra dört kardeşimi alıp annem de gidiyor. Annem okuma-yazma da bilmediği için eve kapanmıştı. Bir yandan da bizi büyütüyordu. Abim ve ben üniversiteyi bitirebildik. Sinema üzerine okudum. Bu belgeseli anne ve babamın hikayesini anlatmak için çektim. Onlara anlattırdım yaşadıklarını, birçok şeyi onlar anlatırken fark ettim. Türk göçmenlerin hayatını anlatan bir film yoktu... Çünkü Fransa'ya giden Türkler bu ülkenin en fakirleri."

AİLEM DARBE NEDENİYLE GÖÇ ETMEK ZORUNDA KALDI

Türkiyeli göçmenlerin hepsi ekonomik nedenlerle Fransa'ya gitmedi elbette. Bazıları 1980 darbesinden sonra siyasi nedenlerle gitmek zorunda kaldı. Bunlardan biri de, bugün İstanbul Fransız Kültür Merkezi'nde Kültür Sanat Sorumlusu olan Ekim Öztürk'ün babası... Fransa'da doğup büyüyen, Sorbonne Üniversitesi Hukuk bölümünden mezun olan Ekim Öztürk, 2009 yılında Türkiye'ye yerleşti. Öztürk ailesinin Fransa'ya gidiş nedenini şöyle anlatıyor: "1980 darbesi nedeniyle babam Türkiye'den ayrılmak zorunda kaldı ve Fransa'ya sığındı. Türkiye bilgi birikimi yüksek, eğitimli, halkın içinden çıkmış ve aktif bir nesil kaybetti. Babam içindeki özlemi, çocuklarına Türkçeyi, Anadolu'nun kültürünü ve tarihini öğretmeye gayret ederek hep pozitif ve yapıcı bir enerjiye dönüştürmeye çalıştı ve başardı da... Annem ve babamın sayesinde yurtdışında olmamıza rağmen Türkiye ile manevi, dilsel, kültürel bir bağ kurabildik. Babamla ilgili 10 senelik yasak kalktıktan sonra her sene Türkiye'nin çeşitli yerlerinde geçirdiğimiz yaz tatili ile buraya dair fikrim oluşmaya başladı, 2004'te İstanbul'da Erasmus öğrencisi olarak yaşadığım harika keşif ve deneyim de çok etkili oldu elbette"

 Sabah

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.