Ekrem Dumanlı: Bilal'in Okullarına da Baskın Yap Milli Eğitim Bakanı

Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı, Bugün TV'de Erkan Akkuş'un Güne Bakış programında gündemi değerlendirdi.

Ekrem Dumanlı: Bilal'in Okullarına da Baskın Yap Milli Eğitim Bakanı



Eğitim kurumlarına yapılan baskınlara sessiz kalınmasına tepki gösteren Dumanlı, Bediüzzaman sözüne atfen 'küfre rıza küfür olduğu gibi zulme rıza da zulümdür.' dedi.

İşte Ekrem Dumanlı'nın açıklamalarından notlar:

BİLAL'İN OKULLARINA DA BASKIN YAP, ANLAYALIM Kİ GENEL BİR İNCELEME VAR

Arkadaş sizin genel teoriniz nedir? Efendim bize kumpas kuruldu hırsızlık diye bir şey yoktur. O İranlı sahtekar çocuk çok önemli bir iş adamıdır. Onun ne kadar iş adamı olduğunu da İran'da ki 200 sayfalık Zencani dosyasında göreceğiz. Ama diyelim ki tezleriniz doğru ve o polisler size tuzak kurdu. Siz o polislere de zulüm edemezsiniz. Bir mahkeme kurarsınız. Ama öyle yerleştirilmiş adamlarla değil.


Dizayn edilmiş yargıyla değil. 3 - 5 ay önce, 1 yıl önce avukatlıktan devşirilmiş hakimlerle değil. Sen ülkücüsün ama diye, goy goylanan savcılarla değil. Sen Hak Yol vakfındansın ama bu işi yaparsan seni şuraya yükseltiriz diye goy goylanan hakimlerle değil. Tabii hakimlik süreci içinde sonradan taşları konulmuş, İstiklal mahkemeleriyle değil. Bir yanlış varsa adil bir şekilde bunlardan da sorabilirsiniz. Diyelim ki senin tezin doğru, sana tuzak kurulduğunu farz ediyorsun. Sen bunlara kızıp yurt dışındaki okullardan, oradaki öğretmen ve öğrencilerden intikam alıyorsan bu zulümdür, sen ona kızıp Türkiye'nin en itibarlı okullarına baskın yapıyorsan zulümdür. Bilal'in okullarına  da baskın yap o zaman Milli Eğitim Bakanı. O zaman anlayalım ki genel bir inceleme var. Nedir bu uzun namluluların gölgesi altında maliyeden, tarım orman bakanlığından birilerini göndermek. Böyle komik bir şey olabilir mi? Merdivenlerin boylarını ölçeceksin, tabelaların boylarını ölçeceksin, bu arada tarih sizin boyunuzu ölçecek.

DOLMABAHÇE'DE POZ VERENLER, ÖCALAN'IN MEKTUPLARINI OKUYANLAR KİMDİ?

Özellikle son üç yıldan beri PKK'yla yan yana olanlar, müzakerede bulunanlar, Oslo'da başlamak suretiyle bir kısım sözler verenler ki bu sözlerin bir kısmı yalanlanmadı. Eski emniyet istihbarat yetkililerinin çok net şekilde söylediği iddia var: ‘Siz Oslo'da bazı sözler verdiniz. PKK'nın gömülü silahlarını  biliyordunuz. Büyük şehirlerde ve diğer dağlık arazilerde, kırsal alanlarda yapacağı eylemleri biliyordunuz. Buna mukabil bazı sözler de verdiniz' Ne gibi söz verdiniz? Beyefendi diyor ki, ‘Emniyet'te ve Askeriye'de, özellikle de Emniyet'te PKK'yla mücadele eden bütün polis şeflerini tasfiye edeceksiniz, Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde  terörle mücadele etmiş insanları tasfiye  edeceksiniz ve sonra oraya ÖSB (Öz Savunma Birlikleri)  isminde kendi güvenlik güçlerinizi oluşturacaksınız.' Buna bir devlet yetkilisi çıkıp, ‘Hayır, öyle bir şey olmadı' demedi. Bu üç yıllık süre içerisinde PKK güçlendikçe güçlendi, hiçbir devlet yetkilisi de kalkıp, ‘Siz ne yapıyorsunuz? Biz buna kardeşlik süreci diyoruz.' diye müdahale etmedi. İllerden Valiler, emniyet müdürleri, istihbarat yetkilileri Ankara'ya haber gönderip, ‘PKK inanılmaz derecede büyüyor, yer gök silah deposu haline geldi, militan büyüyor, hiç bu kadar sayı olarak yükselmedi' dediğinde,  Dolmabahçe saraylarında poz veriliyor, meydanlarda Abdullah Öcalan'ın  mektupları okutuluyor.  Şimdi Sayın Bülent Arınç ve çeşitli köşe yazarları, ‘Biz bunları biliyorduk, PKK'ya dokunulmadı' diyor. İnsanlar köşe yazıları yazıyor, siyasiler Abdullah Öcalan ve PKK güzellemesi yapıyor. Sonra bunları kendileri yapmamış gibi kalkıp, terörle uzaktan yakından alakası olmamış ve asla olmayacak olan insanlara, ‘Ama siz de falanlarla iyiydiniz' gibi insafsızca, vicdansızca bir hedef sapması yapıyor. Bunu söyleyenler, birincisi  PKK'nın koynundan çıkamadığı için ne tür bir nesebi gayrı sahih bir evlat zuhur ettiği belli olmayan ve eli kana bulaşmış, bugünkü şehitlerimizin, gazilerimizin ocaklarına düşen ateşte payı olanlar yapıyor. İkincisi, saf, temiz Ak Parti'ye gönül vermiş, havuz medyası izleyen, bilmecbure izleyenler. Kahvehanelerde, berberlerde para karşılığı belli televizyon kanalları seyrettiriliyor. Bu da bir beyin yıkama tekniğidir. Bu insanların bir kısmı da seyredip diyorlar ki, ‘Gerçekten böyle bir şey var mı acaba?'

SİYASİ İRADESİNİ PKK'NIN GÜÇLENMESİ YÖNÜNDE KULLANANLAR CAMİAYI HDP'YE OY VERMEKLE SUÇLAYAMAZ

İki tür insan var. İlki, bu işlerde vebali olan, siyasi iradesini PKK'nın güçlenmesi istikametinde kullanan, üç yıldır Türk Silahlı Kuvvetlerinin elini kolunu bağlayanlar. Bu bir suçtur aslında. Bir kanun da çıkardılar. Türk ordusu siyasete, ‘Kardeşim adamlar 100 - 200 kişilik gruplar halinde silahlarla önümüzden geçiyorlar ve biz buna müdahale etmiyoruz, kanunları çiğnemiş oluyoruz. Bize bir şey söyleyin, sözlü değil yazılı bir şey söyleyin.' deyince kanun da çıkardılar. Çözüm süreci baltalanmasın diye PKK'nın yaptığı bütün hazırlıkları görmezden gelenler bunları kalkıp da camiaya, Zaman Gazetesi'ne veya toplumdaki insanlara  ‘Ama siz de PKK'nın bir uzantısı olan HDP'ye oy verdiniz'  deme hakları yok. İki, HDP'ye oy verilmiş midir, verilmemiş midir? Bu iş Ahmet Hakan'ın bana cemaatin oylarını sormasıyla başladı. Buradan Ak Partili bazı yetkililere söylüyorum: Yatıp kalkıp cemaati hedef göstermeye gerek yok. Zaten oyu az diyorsunuz, yüzde 1 bile değil diye televizyonda kasım kasım kasılıyorsunuz. E yüzde 1 bile oyu yoksa niye işi bu kadar büyütüyorsunuz?

HİZMET'TE ŞU PARTİYE OY VERİN DENİLMEZ, DENMEZ, DENMEMİŞTİR, DENMEYECEKTİR

Ben Ahmet Hakan'a dedim ki, cemaatin oyları zaten yoksa yok. Ama varsa ben şöyle düşünüyorum; insanlara derler ki vicdani kanaatinize göre oy verebilirsiniz. Biz size falan partiye oy verin, filan partiye oy vermeyin denilmez, denmez, denmemiştir, demeyecektir. Vicdani kanaatlarine göre oy verirler. Bunun bir istisnası, 2010'daki referandumdur. Referandum da bir partinin oylaması değil, bir paketin oylamasıdır. Bu paket Türkiye'yi demokratikleştirecek düşüncesiyle bir çok insan gibi, ‘yetmez ama evet' sadedinde insanlar biz bu paketi destekliyoruz demişlerdir. Onun dışında insanlar vicdani kanaatlari, akli hesaplarına göre kendi bulundukları muhitlerde istediği partiye oy verir. Camiadan hala Ak Parti'ye oy veren insanlar vardır. Biz yaptığımız son ankette gördük. Zaman okurları içerisinde hala yüzde 10 küsur insan, Ak Parti'ye oy veriyorum, diyor. Anketi biz yapmadık. Yabancı bir anket şirketinin 5-6 ay önceki araştırmasından bahsediyorum. O yüzde 10 ne kadar kalmıştır onu bilmiyorum. Şimdi aynı insanlar, bu arada bütün gazeteleri ankete tabi tutmuşlar. Bu da üzücü bir şey, gazeteler artık partizan okur kitleleri oluşturmuş. X gazetesinin okurunun yüzde 90'ı falan gazeteyi okuyorum diyor. Öbürünün yüzde  80'i, öbürünün yüzde 70'i, öbürünün yüzde 98'i . Gazeteler partilerin bülteni haline gelmiş demek ki. Burada bir iki istisna gazete var. Bunlardan biri de Zaman Gazetesi. Okurları hala, ben Ak Parti'ye oy veriyorum diyor önemli oranda. Önemli bir oranda MHP'ye ve CHP'ye oy veriyorum diyen insanlar var. Biz onlara CHP'ye oy verin demiyoruz. HDP'ye, Saadet'e oy veriyorum diyen insanlar var. Burada aslolan: Bir partiye oy vermek dini bir tercih değildir. Bir kere bu ahlaktan vazgeçmek lazım. Yani X partisine oy verirsen Müslümansın, Y partisine oy verirsen haşa kafirsin yobazlığından, aymazlığından Türkiye'nin çıkması lazım. Siyasi parti tercihi kalıcı bir tercih de değildir. Benden oğluma, oğlumdan torunuma, torunumdan torunuma böyle bir şey geçecek gibi bir şey de yok. İnsanlar bu dönem bakarlar A  partiye oy verirler. Bir dönem bakarlar B partiye oy verirler. Bazen partiye değil adaya oy verirler. İnsanların özgür iradelerini ellerinden almamak lazım.

BİZİM HİÇ BİR YAZARA ‘SEN DUR YANLIŞ DÜŞÜNÜYORSUN, ŞUNU YAZ' DEMEYE HAKKIMIZ YOK

HDP'ye oy verme meselesinde en büyük delillerin nedir biliyor musun? Şahin Alpay ‘Oyum HDP'ye' diye bir yazı yazdı. Ben buradan Ak Partili, özellikle de trol arkadaşlara rica ediyorum; arşivleri tarayın. Hatta mümkünse benim yayıncı arkadaşlarım bana e-mail atarlarsa buradan gösterelim. Bu çocukların da bir rehabilitasyona ihtiyacı var, çoğu psikolojik olarak dengesini kaybetmiş çocuklar. Bunlara kim emir veriyorsa ne dünyada, ne ahirette yakasını kurtarabilir. Hiç tanımadığı insanlara, Amerikan ajanı, İsrail ajanı, casus diyen o çocukların beynini kim yıkıyorsa ellerimiz dünyada ve ahirette yakalarındadır. En meşhurlarına bakıyorum. Tın, tın. Çoğu adam var. Yazı yazıyor, bakıyorum gazeteci değil. Şahin Alpay yazı yazmış ve demiş ki bu seçimde oyum HDP'ye . Ey sevgili Ak Partili kardeşlerim, arkadaşlarım, aynı Şahin Alpay oyum Ak Parti'ye diye yazı yazdı. Şahin Hoca'nın bir alışkanlığı var. Şahin Hoca, müstakil bir entelektüeldir. Tıpkı diğer ertelektüeller; Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Herkül Milas gibi. İnsanlar fikirlerini yazarlar, biz de bunu neşrederiz, eğer neşrettiğimiz şeyde bir ayrımcılık suçu yoksa, bir nefret suçu yoksa, ki bunlar evrensel suçlardır. Benim editoryal fikrim olmamasına rağmen, benim kişisel siyasi, sosyal, dini hatta, düşünceme çok da hoş gözükmese bile o insanların düşünceleridir. Yazarlar, çizerler, konuşurlar. 60 yaşını aşmış, hayatı boyunca entelektüel bir mücadele vermiş insanlara, ‘Hoca sen dur yanlış düşünüyorsun, şunu yaz' deme hakkımız yok. Şahin Hoca oyum Has Parti'ye diye yazı yazdı. Ben o gün, ki Has Parti'nin kullandığı üsluba itirazım da vardı. Has Parti'nin o günkü başkanı, Recep Tayyip Erdoğan'a Karun diyen, zalim diyen, şimdi de yanından ayrılmayan, İsrail'in güdümündedir diyen Numan Bey'in partisine oy vereceğini o gün yazdı. Biz o gün ‘ya Hocam bu partiden bir şey çıkmaz' da diyebilirdik. Demedik, Hoca yazmış, girdik. Hoca CHP'ye yazdı, girdik. HDP'ye yazdı, girdik. Ak Parti'ye o kadar destek verdi ki, o dönemin Ak Parti'de en yüksek adamlarından birisi, Şahin Bey'i milletvekili yapmak istiyoruz dedi. Mümtazer Hoca yazıyor, oyum falan yere filan yere diye. Biz buna müdahale etmeyiz. Şimdi cemaate sempati duyan vatandaş HDP'ye oy vermiş midir? Biz ona oy verin oy vermeyin demedik. Şimdi camia dediğiniz şey. Diyorlar ki Ecevit'e oy verdi mi? Olabilir. Turgut Özal'a oy verdiği kesin. Çünkü Özal'ı seviyorlardı, demokratik bir adamdı. Türkiye'ye çağ atlatan bir insandı diye düşünüyorlardı ve veriyorlardı. E şimdi Ecevit nere, Turgut Özal nere? Mesut Yılmaz'a vermişler mi? E olabilir. Ak Parti'ye çok büyük bir çoğunlukla verdi. 2002 ile 2010 arasında üst üste reformlar yaparken, Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne taşırken bu camiadan çok önemli bir insan oy vermiştir. Ne zaman Ak Parti bir ‘U' dönüşüne hatta ‘O' dönüşüne başlamıştır e arkadaş bizim 2002'de oy verdiğimiz, toplumun tamamını kuşatan o Ak Parti, bu Ak Parti değildir. Bir kısım insanlar bırakmıştır, bir kısım insanlar daha sonra bırakmıştır, bir kısmı hala veriyor olabilir.

DEMİRTAŞ'LA YAPTIĞIMIZ RÖPORTAJI DAVUTOĞLU'YLA DA YAPMAK İSTEDİK, ŞİMDİ O RÖPORTAJDAN CIMBIZLAMA YAPIYORLAR

Seçimlerden önce iddia ediyorum,  bütün siyasi parti liderliğine davetiye gönderip bir gün röportaj yapan tek gazeteyiz. Bu Türk medyası açısından bir yönüyle çok acı bir durum. Biz, liderler turu başlığı altında Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli, CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ile HDP Genel Başkanı Selahattin Bey ile, Mustafa Kamalak'la, Mustafa Desteci ile ve hatta Aykut Edibali ile, şu an parlamentoda olmayan DSP Genel Başkanı ile, aklınıza gelebilecek bütün siyasi parti liderlerine bir dilekçe gönderdik. Ak Parti'ye de gönderdik. Sayın Ahmet Davutoğlu'na kendi imzam ile, ‘Sayın Başbakan, liderler turu diye bir yayın yapıyoruz, bütün siyasi parti liderlerinin fikirlerini okuyucularımızla paylaşmasını istiyoruz, zat-ı alilerinizin de böyle bir tura katılmasını istiyoruz. Ne söyleyecekseniz de bire bir yayınlayacağız.' diye davet gönderdim. Bir tek Ak Parti'den olumlu ya da olumsuz herhangi bir cevap gelmedi. Ben bütün liderlere davet göndermişim, o liderler de sağ olsun kabul etmişler. Bazı insanlar Selahattin Bey ile yaptığımız röportajı seçiyor, HDP ile röportaj yaptı diyor. Allah sana akıl, fikir, insaf versin. Aynı röportajı Davutoğlu ile de yapmak istedik. Oradan olumlu yanıt almayınca ne yapacağız? Çağırıldığımız yere gideriz, çağrılmıyorsak da bu işin bir onuru vardır. Davetimize icabet edilmiyorsa da, hiç arkamıza dönüp de bakmayız.

DİYARBAKIR BELEDİYE BAŞKANI'NA HERKESİN GÖZÜ ÖNÜNDE BİR NEZAKET ZİYARETİ YAPTIK

Diyarbakır Belediye başkanını ziyaret etmişim. Bunu bin defa anlattım, bin defa yalan söylemeye devam ediyorlar. Gizli bir görüşme değil. Zaman gazetesinin abone toplantıları Konya'da, Antalya'da, Maraş'ta, Gaziantep'te, Erzurum'da, Trabzon'da yaptık. Aslında gönlümüzden geçen her gittiğimiz vilayette bir valiliği ziyaret, bir belediye başkanlığını ziyaret etmek. Fakat memleketin valileri parti valisi olmuş. Devletin valisi olmaktan çıkmışlar. Belediye Başkanları bir parti başkanı gibi olmuş. Bilbordları ona göre veriyorlar, vermiyorlar, siz onların fikirlerinden değilseniz, spor salonu da kiralayamıyorsunuz. Böyle bir tek partiye dayalı, partici belediye başkanlığı. Gizli kapaklı değil, orada da istihbarat da burada olabilir, bizi kaydediyor da olabilir diye seslenedim. Kaydedilmemiz kaydedilmememizden iyidir. Ne konuşuyorsak onu yazıyoruz, ne yazıyorsak onu konuşuyoruz dedim.  Programda bittikten sonra arkadaşlar dediler ki, “Belediye başkanını ziyaret edelim.” Edelim, seçilmiş bir belediye başkanı mı? Evet. Gizli kapaklı mı? Hayır. Ben, Diyarbakır temsilcimiz Aziz Bey ve Cihan Haber Ajansı'nın yetkilileri, kameralar eşliğinde üç arabayla gündüz vakti Diyarbakır Belediyesi'ne gittik. Oturduk 10-15 dakika çay, kahve içtik. Asla baş başa, iki kişiye iki kişi, bir kişiye bir kişi diye bir şey olmadı. Yaklaşık 10 kişi bizdik, 8-10 kişi onlardı. Nezaket ziyareti yaptık, sonra Allah'a ısmarladık dedik çıktık. Olayın hepsi bu. Görüntüler ve fotoğraflar orada. Gündüz gözüyle yapılmış bir ziyaret, arka kapıdan gizlice gibi bu kadar yalancılığa gerek yok. Bu yalan ilk defa gazete demeye bile utanacağım, gazete yayın yönetmeni derken bile yüreğimin titrediği çapsız bir adamın çıkardığı bir evrak-ı perişanda yayınlandı. Arka kapıdan girdi diyen aynı gazete birinci sayfadan üç gün sonra ne yazdı biliyor musunuz? “Ey Diyarbakır Belediye Başkanı, Ekrem Dumanlı'yı protokol kapısından aldın da, Tayyip Erdoğan'ı, Cumhurbaşkanı'nı niye protokolden davet etmedin diye yazdı. O zamanda hatırlatırsanız Tayyip Erdoğan Diyarbakır'a gitmişti resmi heyetle, belediye karşılamaya gitmemişti. Üç gün sonra beş gün sonra ama arşivden çıkarıp gösterebilirim. Bu beni ilgilendiren bir konu değil. Ben Diyarbakır'a şeffaf, açık bir konferans için gitmişim. O konferanstan sonra kalkıp herkesin huzurunda, herkesin gözü önünde, gündüz vakti -14.00-14.30 arası- heyet halinde belediye başkanını ziyaret etmişim. Bir çay içmişim, kalkmışım. Burada çay içmem herhangi bir konuda anlaşmam anlamına gelmez. Belediye Başkanı bunu açık açık söyledi, ben açık açık söyledim. Fotoğraflarını yayınladık, görüntüleri yayınladık hala internette gizli gizli görüşme yaptılar denmesini ne insanlıkla, ne müslümanlıkla ne demokratlıkla ne adamlıkla bağdaştırmam mümkündür. Açık bir görüşmeydi, nezaket ziyaretiydi. Benim orayı ziyaret ettiğim dönemde beyefendiler İmralı'dan çıkmıyordu. Allah'tan korkun kardeşim, İmralı ile aynı yatağa gireceksiniz, sonra döneceksiniz halkın seçtiği belediye başkanını 10 kişilik bir heyetle neden ziyaret ettiniz yoksa gizli kapaklı bir şey mi var. Allah'tan korkun ne gizli kapaklı bir şey olacak, herkesin gözü önünde gündüz vakti gittik, nezaket ziyareti. Çayımızı içtik, kalktık gittik. Konuştuğumuz da, Suriye'den, Kobani'den gelen göçmenler, onlara belediye olarak ne tür hizmetler verdiler onları anlattı.

BAŞBAKANLIK MAKAMI BUGÜN DE BENİ DAVET ETSE BİR GAZETENİN TEMSİLCİSİ OLARAK GİDERİM

Meydanlarda söylediler; bak Zaman Gazetesi'ne, Kemal Kılıçdaroğlu'na röportaj veriyor. Bu parti işini din işi gibi algılamaktan ve yobazlıktan vazgeçmek lazım. İnsanlar diledikleri partiye oy verebilir. Bir siyasi parti tercihi ne imanın şartlarındandır, ne İslam'ın şartlarındandır. Halkın anlayacağı şeyle söyleyeyim, ne 32 farzın bir parçasıdır. İnsan bİr partiye oy verince dinden çıkmaz, bir partiye oy verince de sevap kazanmaz. Başbakanlık makamı beni davet etseydi, bu gün de davet etse ben de bir gazetenin temsilcisiyim, giderim. Ben şunu sürekli söylüyorum. 2002-2010 arasında Ak parti çok doğru işler yaptı. Herkes elini vicdanına koysun, doğru konuşsun. Neler yaptı? Bir kere AB yolunda çok önemli reformlar yaptı. Liberallerin, demokratların, solcuların, sağcıların, MHP kökenli insanların, Kürt'lerin, Alevilerin  desteğini aldı.   Bir tane Alevi çalıştayı yaptı. Onu son anda kim bozduysa tarihi bir vebal almıştır. Alevi kardeşlerimizle sorunları tartışıldı, konuşuldu. Bir takım somut öneriler haline getirildi ve sonra biri geldi bozdu. Şimdi Kürt meselesini konuşuyoruz. Yine aynen orada biri geldi, nereden ne duydu ne öğrendiyse masayı tekmeledi ve alevi kardeşlerimizi büyük bir hayal kırıklığına uğrattı. O dönemde, toplumun tamamından bir destek aldı. Referandumda yüzde 58'le, toplumun büyük kısmından büyük destek aldı. MHP'liler, CHP'liler, Kürtler verdi, herkes destek verdi. Buna katılmayanlar olabilir. 2010 referandumundan sonra benim acizane teşhisim, bir güç zehirlenmesi oldu. Kimseyi beğenmeme, insanlara tepeden bakma, herkesi azarlama, herkesi dövme, herkesi tekmeleme, herkese haddini bildirme, herkese çapulcu gözüyle bakma. Bu geldi, gezide patladı. Gezi bir kibrin patlamasıydı. Bir kibrin ve kibre isyanın patlamasıydı. Bir devlet kibri oluşmaya başladı. Sırtını halka yaslayanlar yavaş yavaş devlete yaslamaya ve toplumun tamamından kopuşlar yaşanmaya başladı.

O KANUN ÖYLE ÇIKMIŞ OLSAYDI AK PARTİ KAPATILMAKTAN KURTULAMAZDI

Eğer 2002 ile 2010,2011 arasındaki bir kısım politikalara destek vermeyi büyük bir suç sayıyorsanız, bu suçu hep beraber işlemiş olduk.  Ama bu bir suç değil. Ben vicdanımla söylüyorum, yanlışsa yanlış dediğimiz çok şey oldu. Mesela çok açık söylüyorum, bir TCK hazırlandı. Enteresan bir kanundu. Bir taslağını o günkü Hürriyet gazetesinden bulup okuyabiliriz. Teröre bir tanım yapılmıştı.  Biz Zaman gazetesi olarak ısrarla, terörün tanımına, cebir ve şiddet tanımının eklenmesi lazım dedik. Değilse, biz bu kanuna şiddetle karşıyız dedik. Bir, cebir eklenecek, iki, şiddet eklenecek. Eklenmesi lazım, çünkü terör dediğimiz şey böyle bir şeydir.  Sen ben bir araya geldik kitap okuduk. Birisi gelip, ‘bu terör, siz de terör örgütüsünüz' dedi. Bunu söyleyen terörün başıdır. Ama kanunları siz bu kadar açık yayınlamazsanız suistimale açıktır. Biz dedik ki, sayın hükümet yetkilileri hiç kusura bakmayın. O günkü Adalet Bakanı Cemil Çiçek Bey'le de, Başbakan Tayyip Erdoğan Bey'le de görüştüm. Niye bu kadar sert bir yayın yapıyorsunuz dediler. Biz bundan endişe duyuyoruz ve buna karşıyız çok şiddetle karşıyız. Cebir dve şiddet olması lazım. Bu taslakta bireysel örgüt diye bir şey var, bunun çıkması lazım. Tek kişilik örgüt olmaz. Silahsız terör örgütü diye bir laf vardı, biliyor musunuz? Ak Parti hukukçuları bir araya geldi ve çok değerli hukukçular dediler ki: “Bu itirazlar doğru. Eğer kanun böyle çıkarsa çok büyük sıkıntılar çıkabilir.” Nitekim eğer o kanun öyle çıkmış olsaydı, Ak Parti'nin kapatma davasından kurtulma şansı yüzde sıfırdı.

İTİRAZ ETMEK KESKİN DÖNÜŞTEN SONRA KAÇINILMAZ HALE GELDİ

Biz yanlış gördüğümüz şeyleri yazdık. Mesela Çamlıca Camii yapılıyordu. Benim gazetemin sonuçta dindar bir okur kitlesi var. Gazetede bu Çamlıca Camii'nin yapımının doğru olmadığı, yerinin doğru olmadığı ve mimarisinin doğru olmadığına dair çok önemli yazılar yazıldı. Bunu yazan da beş vakit namaz kılan bir insan. Mesela Ahmet Turan Alkan Hoca yazdı. Bana Tayyip Erdoğan “Kim bu Ahmet Turan Alkan?” dedi. Ahmet Turan Alkan'ı tanıyorsunuzdur; bana tanımıyor gibi soruyorsunuz. Ahmet Bey hem bir bilim adamı, hem bir sanat, hem bir edebiyat adamıdır. Hem de beş vakit namazlı bir adamdır. Bu adam Çamlıca Camii'nin bir kısım konularına itiraz ediyorsa, bunu kemâl-i hassasiyetle dinlemek lazım. Cami düşmanı bir adamdan bahsetmiyoruz. Bu adamın söylediği bir şeyler var. Bunun gibi bir sürü şey oldu. Ama okurun gözünden bunlar biraz kaçıyor. İtiraz etmek, keskin dönüşten sonra kaçınılmaz hale geldi.

AK PARTİ BİR AİLE ŞİRKETİNE DÖNÜŞTÜ, BUNDAN EN ÇOK AK PARTİLİLER MUSTARİP

Çok samimiyetle, canı gönülden söylüyorum. Sokak, sosyal medya gibi değil. Twitter ve Facebook'taki maskeli iletişim ve o maskenin arkasındaki acımasız, gaddar ve mekkâr düşünce sokakta yok. Sokakta bir nezaketsizlik görmedim. Ben Ak Partililere bir düşmanlık da yapmadım. Benim gönlümdeki şey hep şudur: 2002'deki Ak Parti'nin kuruluş felsefesi doğruydu. İnsanların gönlünü kazandı. Daha üç ay sonra girdiği seçimde yüzde 30 küsur oy aldı. Oylarını sürekli arttırdı da, niye şimdi düştü? Ak Parti Ak Parti olmaktan çıktı. Bir aile şirketine, tek kişilik bir mücadeleye dönüştü. Bu mücadelenin içinde dava şuuru yok ve felsefesi yok. İnsanları kucaklayan barışçıl eda kayboldu. Bundan en çok Ak Partililer muzdarip. Şimdi yüzde yetmiş oy bile alsan, artık gönülleri yıktın, vicdanları kanattın, insanları ağlattın. Toplumu kutuplaştırdın. Bugün Ak Parti'ye gönül veren, alın teri ve gözyaşı döken insanlar bile durumdan memnun değil. Daha açık söyleyeyim, Recep Tayyip Erdoğan'ın partiyi getirdiği noktadan insanlar mutlu değil. Hâlâ kalplerinde şöyle bir şey var: İnşallah geriye dönüş olur. Bir tövbe ve istiğfar olur. Dini değil, sosyolojik ve siyasi manada söylüyorum. ‘Ya biz yanlış yaptık, yanlış bir yere savrulduk. Halktan ayrıldık, devletin gücünü kullanarak eski Türkiye'nin, o derin Türkiye'nin bir başka şekli haline geldik' diyerek hala yeniden eskiye dönmesini bekliyor insanlar. Eğer eskiye dönmezse Ak Parti kaybedecek. Hâlihazırda da kaybetti.

İNSANLAR SOKAKTA BOYNUMUZA SARILIYOR; 'TÜRKİYE YANLIŞ YERE GİDİYOR' DİYOR

Buradan çok açık söyleyeyim: Hala Ak Parti'nin çok büyük zaferlerle, bu şekilde ve bu mantıkla devam edeceğini sanıp yukarıdan gelen talimatla suç işlemeyi alışkanlık haline getiren bürokratlar büyük hata yapıyor. Böyle yönetilemez ve sürdürülemez. Ben sokakta bir nezaketsizlik görmedim, tam tersine boynumuza sarılıyor insanlar, “Ya kardeşim bugün çok büyük bir zulme maruzsunuz. Sizin yanınızda olamıyoruz. Ama halimizi biliyorsunuz. Üç cümle söylesek kapımıza maliye müfettişleri gönderiliyor, elimizden ekmeğimiz alınıyor. Ama, Türkiye yanlış yere gidiyor. Biz yanlış hesap yaptık.” diyorlar. Mesele Ak Parti-cemaat çatışması değil. Türkiye bambaşka bir yere sürükleniyor. Bir muhaberat devleti olmaya, tek adam, tek parti olmaya doğru gidiyor. Elini vicdanına koymalı insanlar ve demeli ki, ‘Ya bu Türkiye nereye gidiyor? Biz bu partiyi sırtımızda taşıdık. Bu parti böyle değildi, Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Hüseyin Çelik, Bülent Arınç böyle değildi. Ne yapıyorsunuz arkadaşlar? Allah aşkına aklınızı mı kaybettiniz?'

ZALİM KİM OLURSA OLSUN, BU YAPTIĞIN ZULÜMDÜR DEMEKLE MÜKELLEFİZ

İnsanlar bunları sokakta söylüyor, ama gürül gürül söyleyemiyor. Öncelikle şunu belirtmek lazım, zulmün mazereti olmaz. Zulüm zulümdür, zalim de zalimdir. Zalim kim olursa olsun, arkadaş bu yaptığın zulümdür demekle mükellefiz. Herkes demek zorunda. Hadis-i Şerif'te de vardır, ‘Cihadın en efdali, zalim sultana gerçeği haykırmaktır. Ahmet bin Hanbel'in iki küsür sene hapis yatması ve hücrelerde kırbaçlanmasının sebebi de budur. Bir rivayette derler ki, ‘Bu hadisi çıkar kitabından, seni zindandan çıkaralım.' O da der ki, ‘Ben bu zindanda yatarım, bu kırbaçları yerim, ama bu güzel hadisi şerifi oradan çıkarmam. Onun gibi hadisler, zalim sultan diye bir bahis var orada. Bazı insanlar, ‘Bu zulümlü ama alnı secdeli' diyorlar. Öyle bir şey yok. Tarihe ünvanı Haccac-ı Zalim olarak geçmiş kişi, bir Emevi valisidir. Hayatına baktığınız zaman, bu adam küçük yaşta Kur'an öğrenmiş. Hatta bazı rivayetlere göre hafızlık yapmış. Sesi gayet güzel, hitabeti çok iyi. Okumuş olduğu bir hutbe, Arap edebiyatının önemli örneklerinden birisidir derler. Ama zalim bu adam Enes bin Malik'e işkence yaptırmıştır. Annesi 8-10 yaşlarındayken Enes bin Malik'in elinden tutar, gelir ve der ki, ‘Ya Resulallah, herkes sana birtakım hediyeler veriyor. Benim böyle bir yavrum var, sana hizmet etsin.' Allah Resulü bakar, tertemiz bir fıtrat, ‘Gelsin yanımda dursun' der. Enes, hayatının sonuna kadar Hz. Peygamber'in yanından ayrılmamıştır. Bu Haccac, namaz kılan bir adamdır. Enes bin Malik en çok hadis rivayet eden sahabelerden birisi. Çünkü Efendimiz'in yanından hiç ayrılmamış. Ve Efendimiz o çocuğa bir kerecik olsun ‘öf' dememiş. Bir kerecik olsun azarlamamış. Hâza beyefendi bir insan Hz. Peygamber. Allah öyle yaratmış, bize beyefendilik öğretmiş. Kabalık, sabalık, yobazlık değil. Haccac sen kimsin ki, Enes bin Malik'e zulmedebilirsin? Ama onun da dayanağı var: ‘Ben namaz kılıyorum, hafızım, Kur'an ve hutbe okuyorum.' Aynı adam Taif'te Abdullah ibni Zubeyr'e karşı savaşı kazandıktan sonra Mekke'yi kuşatmıştır ve Mekkeliler'e altı ay su vermemiştir. Mekke'ye mancınıklarla taşlar attırmıştır. AKP'li, CHP'li her kimse, bir kere dürüst, yiğit ve arslan olalım. Zalime zalim demek her bir insanın boynunun borcudur.

‘TERÖR ÖRGÜTÜ ÜLKEYİ YAKARKEN SEN EN BAŞARILI OKULLARI BASIYORSUN' DİYEMEYEN O ZULME ORTAKTIR

Bediüzzaman Hazretleri'nin bir cümlesi var, ‘Küfre rıza küfür olduğu gibi, zulme rıza da zulümdür. Bir kere burada kaçacak yer yok. Terör örgütü cayır cayır Türkiye'yi yakıyor, sen uzun namlulu silahlarla Türkiye'nin en başarılı okullarını basıyorsun. ‘Yazıklar olsun sana, bu yaptığın zulümdür.' diyemiyorsa insan, o zulme ortaktır.  Bülent Arınç, sen Balyoz davasıyla ilgili generalleri savundun. Sen KCK'lıları savundun. Sen bu okullara 50 defa gittin, geldin. Türkçe Olimpiyatlarıyla ilgili iki kelamın yok mu? Sen Hüseyin Çelik Bey, Milli Eğitim Bakanlığı yaptın. Çok da iyi yaptın, iki kelamın yok mu? O pos bıyıklı Bakan Bey de benim saygı duyduğum bir adam, onu da entelektüel olarak biliyorduk. Şimdi tarihe nasıl geçeceğini biliyor. Nabi Hoca hiç mi vicdanın sızlamıyor? PKK, Güneydoğu'da cayır cayır okul yaktı. PKK bir yerde okul yakıyor, burada polis okul basıyor. Allahtan korkun. Vicdanınız bu kadar mı kurudu? Zulme rıza zulümdür. Zalime zalim demek ne makamda olursa olsun, şerefli insanın boynunu borcudur. AK Partili arkadaşlarımızın çoğu çocuklarını bu okullarda okuttu. Sorsunlar çocuklarına, burada nasıl kötü bir alışkanlık edinmişler? Allahtan korkarak sorsunlar.

MUHTARIN HALKI FİŞLEMESİ ANAYASAL BİR SUÇTUR

Neden insanlar konuşmuyor? Türkiye muhbirliğe, ispiyonculuğa ve köstebekliğe dayalı  tipik 3. Sınıf orta doğu muhaberat devletine doğru gidiyor. Aklım hayalim almıyor. Erdoğan karşısına muhtarları alıyor. Aralarından amigo muhtarlar seçmişler. Amigo diyorum onlar ancak statlarda bağırabilir, çağırabilir. ‘İdam cezası gelsin paralele' diyenin aklına şaşarım sen nasıl muhtarsın? Seni kim seçti, hangi kritere göre? Cumhurbaşkanı sıfatı taşıyan bir insanın ‘insanları fişleyin diye mahallenizde ihbar hattı kurduk' demesi anayasal bir suçtur. Fişleme, 2010 referandumunda karar alınmış anayasal bir suçtur. İnsanları muhtar fişleyemez. İnsanları başkaları da fişleyemez şimdi bir ispiyonculuk sistemi kuruldu. Türkiye karaktersiz, aşağılık ispiyoncuların cenneti haline geldi. ‘Gidin savcıya 20 - 30 yıl önce arkadaşlık ettiğiniz kişiler hakkında bir şey söyleyin, sizi bir yerlere yükseltelim' diyorlar ya da şu oluyor: Senin kirli bir dosyan var, bunları söyle altına imza at ispiyonculuk yap deniyor, o tutarsız insanların bir kısmı da bunu para ya da korku karşılığında yapıyor. Geçen yandaş bir gazete bir manşet atıyor. Neymiş aslında cemaatçi olan birisi bilmem ne lisesinden mezun. Allahtan korkun Başbakan'ın damadı o liselerden mezun. Şuan hükümetin içeresindeki birçok kişinin çocukları o okullardan mezun. Siz kimi nasıl fişliyorsunuz? Akıl almaz bir ispiyonculuğa doğru gidiliyor.  İnsanlar ‘eyvah benim hakkımda bir rapor tutulur' diye korkuyorlar ve maalesef Türkiye'ninim istihbaratı buna çok uygun.

HAKAN FİDAN'A SESLENİYORUM…

Şimdi 3 gün, 3 ay, 3 yıl önce gazetecilik emaresi olmayan kişiler türedi. Sizin kurumunuza, şahsınıza benim şahsıma da bir şey diyor. Adam hem cahil, hem cesur. Arkadaş sen ne zaman gazeteci oldun? Hangi gazetenin hangi biriminde muhabirlik yaptın? Sırtını dayayarak, ben milli istihbarattan aldığım bilgilerle diyor. Ahmet Hakan Hürriyet'te nerdeyse bir yıl önce yazdı: “Hakan Fidan çık açıklama yap, bu adam senin adamın mı, değil mi?” MİT kalkmış bir laf etmiyor. Eskiden belli bir arkadaşlığımız da oldu. Ben de buradan Hakan Fidan'a sesleniyorum: “Sen böyle seviyesiz, çapsız, dava ruhundan uzak, ekran karşısında yumuşak durup sert sözler söyleyerek insanların korkutacağını sanan bu tontişlerden eleman devşiriyorsan, bunlara maaş ödüyor ve çapsız seviyesiz insanlarla toplum ve siyaset mühendisliği yapıyorsan vay bu devletin haline, vay bu milletin haline. Herkes fişlenmekten korkuyor.

BEN POLİS ŞEFLERİ VE SAVCILARDAN HİÇBİRİYLE YÜZ YÜZE GÖRÜŞMEDİM

Bakın ben Zaman gazetesini yönetiyorum. İsmi geçen polis şefleri ve savcılardan hiçbirisiyle bir kere yüz yüze görüşmüş değilim. Mesela Ali Fuat bey ile hiç karşılaşmadım. Ali Fuat Bey'i Mustafa Karaalioğlu'ndan duydum. Akif Beki, Rasim Ozan Kütahyalı da herhalde tanıyordu. Bu insanlar Ali Fuat bey aşağı, Ali Fuat bey yukarı. Bir bakana bir gazeteci arkadaşımız, ‘Efendim size bir soru soracağım, ama bana dürüst cevap verin. Söz veriyorum yazmayacağım' diyor. Buyurun diyor, yanında da benim bir gazeteci arkadaşım var. ‘Allah rızası için bana söyler misiniz? Zekeriya Öz cemaate mi yakındır, Tayyip Erdoğan'a mı yakındır?' diyor. Bakan Bey'in söylediği şey, Tayyip Bey'e daha yakındır. Biz Zekeriya Bey'e telefon bile edemezdik, o gelir konuşur, ilgilenir, bilgi alır. İkinci soru, Ali Fuat Bey'e siz mi daha yakınsınız, cemaat mi daha yakın, Tayyip Erdoğan mı? Bunu açık bir şekilde soruyor. Yarın bir gün o gazeteci yazacak ama büyük bir ihtimalle söz verdiği için yazmıyor. Bakan, Tayyip Erdoğan'a daha yakındır diyor. Bu benim kanaatim, diyor . Doğrudur yanlıştır. O zaman cemaate haksızlık yapmıyor musunuz? Diye soruyor. Bakan, ‘E biraz öyle oluyor tabi, Bunlarla biz çok yakın temas halindeydik. Bunlar bize sormadan hiçbir şey yapmıyordu. Bize derken hassaten söylüyorum, Tayyip Erdoğan'a.' diyor.

ELDE SOMUT DELİL VARSA BUNU GÖRMEZDEN GELMEK HUKUKA RİAYET ETMEMEKTİR

Durum bu ama bir başka durum daha var. 17 ve 25 Aralık delillerine bakalım. Biz üç beş gazete yöneticisi o gün tesadüfen bir araya geldik.  Tesadüfen çay kahve içecektik, şu karara vardık. Elimizdeki delillere bir bakalım. Hakikaten eğer somut bir şeyse, bunu görmezden gelmek hem Türkiye gerçeklerine hem kanuna hukuka riayet etmemek demektir. Eldeki delillere bakıyorsun, daha ne olsun? Resmen hukuken bu insanların bir kısmı dinlenmiş, takip edilmiş, fotoğrafı çekilmiş, kameraya alınmış. Para veren, para alan belli. Ayakkabı kutularındaki paralar belli. Sonra insanları derdest edeceksin. Bazı medya grupları korktuğu için bir tarafa çekilecek, sen de bir tarafa çekilsen. Burada bir zulüm var. Bugün polis şeflerine yapılan muamele hiçbir hukuk bilgisi olan kimsenin kabul edeceği bir şey değildir. Bir takipsizlik arar acele vereceksin, hakim ve savcıları değiştirecek dosyayı kapatacaksın. O zaman dört bakan niye istifa etti? Niye Yüce Divan'ın kapısını açıp, bakanların kendilerini savunmasına müsaade etmiyorsun? Burada somut bir şey var. Zulme karşı kimse sahip çıkmıyor.

Bugün okullar basılıyor. Bunun bir haber değeri yok mu? Milli eğitim bakanlığı çok ayıp bir şey yapmıyor mu? Silahların gölgesinde okulların basılması hem de bu kadar  terör olayları yaşanırken insanların vicdanlarını sızlatmıyor mu? Hiç mi içinizde buna ayıp diyecek cesur adam yok? Sen bir kreşe yapılan saldırıyı görmezden geliyorsan, ben niye görmezden geleyim? Korkuyor tabi Hürriyet gazetesi. Bunu yazsa tetikçiler hazır, paralelin bilmem neyi diye yazacaklar. Onları da anlamaya çalışıyorum. Ama bunun bir haber değeri var kardeşim.

ANAYASA MAHKEMESİNİN KARARINI NİYE UYGULAMIYORSUN?

Okul ve kreş basmak ne demek? Merdiven ölçmek nedir? Hangi çağda yaşıyoruz, çocukları bilim odasını, haritalarını açmak nedir? Çocukların kupalarına bakıp bu kupalar gerçek mi diye sormak ne demek? Milli Eğitim Bakanı sen nasıl o masada durabiliyorsun? 'Biz dershaneleri çok seviyoruz ve daha özgür olmasını istiyoruz' diyerek, Dershanelerin bağımsız ticari yapılar olmasını isteyen müsteşar gitti. Yerine bu kadar terör hadisesi varken çeşitli okulları hedef gösteren müsteşar geldi. Niye çeşitli okullar da, başka okullar değil? İnsan bu kadar kaba saba yapmaz. Bari biraz estetize edin. Deyin ki biz herkese yapıyoruz. Anayasa Mahkemesi karar veriyor, mahkemenin verdiği kararın arkasından dolanamazsınız. Yüce Divan'da yargılanırsınız. Bugün bakan bile olsan, yarın Yüce Divan'da yargılarlar. Mahkemenin verdiği kararı niye uygulamıyorsun? Polislerin çocuklarına eşlerine yakınlarına bir zulüm var. Hapishanelerde terör örgütü üyesiyle adamı zindana tıktılar. Hepsinden geçtim, Allah'tan korkun Hidayet Karaca'yı tanımayan mı var? Dokuz ay oldu, uyduruktan bir tahşiye diye bir şey uydurmuşlar. Senin valin ve iç işleri bakanın bununla  ilgili basın toplantısı yapmış. 2009'da gümbür ‘gümbür efendim El Kaide bağlantılı Tahşiye diye bir örgütü çökerttik' diyeceksin, sonra senaryonun bilmem neresinde tahşiye diye bir şey geçiyor diye Hidayet Karaca'yı tutuklayacaksın. Bütün toplumu ve bütün medya gruplarını insafa davet ediyorum.

HAVUZCULARA HODRİ MEYDAN DİYORUM: ALDIĞINIZ MAAŞI AÇIKLAYIN

Ben camia hakkında, camia ile ilgili genel bir şey söyleyemem. Ama benim söylediğim ve inandığım şey şudur; insanlar ya haktan yana tercih kullanır, ya güçten yana. Hak nedir ona bakılır. Falanlar güçlü, onlara yaltaklanalım olmaz. Bediüzzaman'ın harika bir tarifi var, “Amellerinizde Rıza-i İlahi olmalı. Allah razı olduktan sonra bütün dünya küsse önemi yok. Allah razı olmadıktan sonra bütün dünya sizi alkışlasa kıymeti yok.” Biz burada film çevirmiyoruz. İnsanların desteğini alabilmek için yalan söyleyemem, kimse yalan söyleyemez. İnsanların desteğini almak için duygu sömürüsü yapılamaz. Bugün yapılan yanlış da bu. Şehitler üzerinden oy devşirmek isteyen, şehitler üzerinden insanların taraftarlığını kazanmaya çalışan insan insanlığa zarar veriyor. Güçten yana yer alırsan, tadına doyum olmaz. Bizim aleyhimize yazan havuzcu arkadaşlara, ‘hodri meydan' diyorum. Mal varlıklarınızı açıklayın. Şimdi böyle MİT adına konuşuyorum diyen insan ve onun gibi biri sürü insana sesleniyorum: Aldığınız maaşı söyleyin. Son üç yılda, beş yılda sizin birinci dereceden akrabalarınızın mal varlıklarını açıklayın da, satın mı alındınız, yoksa gerçekten bir yanlışı hak mı kabul ediyorsunuz?

LÜTFEN MESELEYİ CEMAAT AK PARTİ MESELESİNE İNDİRGEMEYİN

Türkiye'yi bambaşka bir yere sürüklediler. Mesele cemaat AK Parti meselesi değil. Sosyal demokratlara, solculara, sağcılara, dindarlara herkese yalvar yakar söylüyorum, lütfen meseleyi cemaat AK Parti meselesine indirgemeyin, mesele bu değil. Türkiye şuan bir diktatörlüğe, beşinci sınıf bir Ortadoğu ülkesi olmaya doğru gidiyor. Türkiye'de Özbekistanvari bir tane adamın, evlatlarının, çocuklarının, eşinin, akrabalarının yönettiği, yat deyince yatılan, kalk deyince kalkılan bir yere doğru gidiliyor. Alevi, Sünni, dindar kardeşlerimizin, herkesin bir sorumluğu var. Bugün doğruyu konuşmak lazım: Cemaatçilik yapmak da particilik yapmak da doğru değil. Düşüne biliyor musun, bu ülkede cumhurbaşkanı yok. Eğer cumhurbaşkanı olsaydı, bu kadar insan ölürken ne yapması lazımdı? CHP, MHP, HDP Genel Başkanını çağırıp, ‘Gelin buraya. Arkadaşlar bir şeyler yapalım.' demeliydi.. AK Partili bir önceki cumhurbaşkanı Abdullah Gül bunu yapıyordu. Bugün yer yerinden oynuyor, insanlar evlatlarını kaybediyor, bombalar patlıyor, bir günde 12 tane arslan şehit oluyor. Cumhurbaşkanı çıkmış muhtarlara kakara kikiri fıkralarla siyasi mesaj veriyor. Olmaz. Ben bunu Tayyip Erdoğan'a da yakıştıramıyorum. Biz bu insanı sevdik, tanıdık, inandık, güvendik ama böyle bir insan değildi ki. Diyorum ki, herkes cemaat, cemiyet, partiyi bir tarafa bıraksın. Allah aşkına partizanlık nedir? Mustafa Ünal çok sık kullanıyor, ‘Hakperest değil, Akperest.' Hakperest olalım, cemaat de cemaatçilik yapmasın. Desin ki, gelin, elimizi vicdanımıza koyalım, toplumsal barışı sağlayalım, kutuplaşmayı önleyelim. Yeniden sağcısıyla, solcusuyla, Türk'üyle, Kürt'üyle, Alevisi'yle, Sünnisi'yle toplum yeniden kendi ayakları üzerine kalksın. Bunu yapmayan, milli birliğimizi, beraberliğimizi, dirliğimizi, sosyal uzlaşmayı sağlamayanlardan tarih hesap soracak.


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.