Mart 2015 Nabi Avcı Kanal 24

mart 2015 nabi avcı kanal 24

Mart 2015 Nabi Avcı Kanal 24



Bakan Avcı’nın yaptığı açıklamalardan öne çıkan başlıklar şöyle:
 
“Kamuda çalışan her üç kişiden biri bizde çalışıyor.”
“Millî Eğitim Bakanlığı’yla bir şekilde irtibatlı olmayan aile yoktur zannediyorum. Çünkü ya çocuğu, ya yeğeni, ya torunu ya da kendisi üzerinden mutlaka yolu bir şekilde Millî Eğitim Bakanlığı’yla kesişir insanların. Biz evet doğru, en büyük kamu kuruluşuyuz. Yani mesela büyüklük ölçekleri konuşulurken, hem bütçe konusunda, hem personel konusunda genellikle Silahlı Kuvvetler ile karşılaştırılırız. Biz hem çalışan sayısı itibarıyla hem de irtibatlı olduğumuz hedef kitle bakımından en büyük kamu kuruluşuyuz. Kamuda çalışan her üç kişiden biri bizde çalışıyor. En büyük arsa spekülatörüyüz, her yerde arsalarımız var, bir türlü kamulaştırmaya para yetiremediğimiz arsalarımız var. En büyük bina stoku bizde. Velhasıl gerçekten büyük bir yapı. Dolayısıyla bu büyük yapıyla ilgili hem beşeri kaynaklarımız hem fiziki altyapımız itibarıyla ister istemez birtakım haberlere her gün konu oluyoruz.”
 
“Dershane meselesi çok iyi tezgahlanmış bir illüzyon.”
“Dershane meselesi gerçekten işin içine girdikçe daha iyi görülüyor ki çok iyi tezgahlanmış bir illüzyon. Biz dershanelerin özel okula dönüştürülmesi projesini başlattığımızda da bunu söyledik ve birtakım rakamlara, ölçümlere dayanarak bunu söyledik. Yani öğrencilerin yüzde kaçı dershaneye gidebiliyor, bu gidenlerin yüzde kaçı gerçekten dershane üzerinden bir artıyla sınavlarda başarılı oluyor; bunların hepsinin çok tartışmalı olduğunu, daha doğrusu rakamların gösterdiği göstergelere baktığımız zaman illüzyonun tartışmasız olduğunu gördük.” 
 
“Pek çok çocuğumuz hiç dershaneye gitmese de okuldan edindikleriyle aldığı puanı belki daha fazlasıyla alabilecekti.” 
“Burada şöyle bir imkânsızlıktan ötürü dershaneler bu illüzyonu bugüne kadar sürdürebilmişler. Birçok öğrenci dershaneye gittiği zaman sınavda bir puan alıyor. Şimdi dershaneye gitmeseydi o puanı almayacağını kanıtlayacak durumda değiliz. Dolayısıyla pek çok çocuğumuz aslında normal şartlarda hiç dershaneye gitmese de okuldan edindikleriyle bu aldığı puanı belki daha fazlasıyla bile alabilecekti.”
 
“Okul ve öğretmenlere haksızlık yapılarak başarıyı dershanenin başarısı olarak gösteren illüzyon kırıldı.”
“Burada şöyle bir sorun karşımıza çıkıyor; dikkat ederseniz sınav dönemlerinin sonunda sonuçlar açıklandığı zaman bazı çocuklar üzerine birtakım tişörtler giydirilip dershanenin başarısı olarak reklamı yapılıyordu. Bu aynı zamanda okullarımıza ve okuldaki öğretmenlerimize haksızlık. Sanki o çocuklar sadece dershanede yetişmiş ve sadece dershaneyle bu işleri yapmışlar gibi bir algı çok sistematik bir biçimde işletiliyordu. Dershanelerin dönüşüm tartışmaları sırasında bu illüzyonun kamuoyunda büyük ölçüde ortadan kalkmakta olduğunu görüyoruz. Bu illüzyon kırıldı.” 
 
Çocukların reklam unsuru olarak kullanılması
“Devlet kendi okullarındaki başarılı çocuklara dershaneler kadar reklam değeri vermiyor, vermemiş, vermemesi de normal. Biz çocukların böyle reklam unsuru olarak kullanılmalarının pedagojik olarak da doğru olmadığını söylüyoruz. O yüzden de çıkardığımız yeni bir genelgeyle bunu yasakladık, yani çocukların reklam unsuru olarak kullanılmasının önüne geçmeye çalışıyoruz.”
 
Dezavantajlı çocukları değil, avantajlı çocukları daha hızlı koşturan dershane mekanizması
“İstatistiklere baktığımız zaman da şunu görüyoruz: Bir defa dershaneye giden-gitmeyen istatistiklerinde gidebilenlerin çok ciddi bir azınlık oluşturduklarını; o azınlığın içinde de gerçekten kendi okulunda aldıklarıyla sınavda başarılı olabilecek, fen lisesi gibi, sosyal bilimler lisesi gibi daha seçmeli öğrenciler alan kurumların öğrencilerinin dershanelerde büyük oranı teşkil ettiğini görüyoruz. Yani dershaneler dezavantajlı çocuklarımızı diğerlerine yetiştirmek üzere değil koşuya zaten avantajlı başlamış olan çocukları biraz daha hızlı koşturmak üzerine çalışan bir mekanizma. Artı bir de şu var: Dershane var, dershane var. Hatta aynı dershanenin içinde sınıf var, sınıf var. Bizim dışımızda yapılan araştırmalar, yani biz derken Millî Eğitim Bakanlığı’nın dışında, bağımsız sivil toplum kuruluşlarının yaptığı araştırmalar gösteriyor ki; yıllık şu kadar meblağın, ki orta gelirli bir ailenin karşılayamayacağı 3 bin küsur doların üzerinde bir meblağın, üzerine çıkmadığı zaman o çocuk orada dolgu malzemesi olarak kullanılıyor. Yani dershaneler önceden belirledikleri, okullarında başarılı olan öğrencileri alıyorlar, hepsi için söyleyemem, ben tablonun geneli hakkında bir fikir vermek için bunu söylüyorum. Yoksa mesela bu süreçte gördük ki dershane sektöründe faaliyet gösteren pek çok kurum özel okula dönüşme konusunda bizimle çok güzel iş birliği yaptı ve onların gerçek eğitimciler olduklarını biz bu süreçte bir kere daha görmüş olduk. Gerçekten eğitime katkıda bulunmak isteyen, bunun için uygun yöntemler kendilerine önerildiği zaman bunları samimiyetle benimseyebilen kurumlar olduğunu da bu süreçte gördük.”
 
Öğrenciye bir şey katan değil, öğrencinin avantajını kendi lehine kullanan dershaneler
“Bir de şunu yapıyor belli dershane grupları, bunu herkes biliyor zaten, isim vermeme de gerek yok: Okullarda gerçekten başarılı olan öğrencileri tespit ediyorlar, hatta onları burslar vererek dershanelerine getiriyorlar ve orada onlara özel sınıflar açıyorlar, özel öğretmenler tahsis ediyorlar. Bunlar 5 kişilik, 6 kişilik, hatta bazen 3 kişilik sınıflarda, daha sonra dershanenin ve o grubun reklamını yapmak üzere özel olarak yetiştirilmiş öğrenciler.  Öğrenciye bir şey katan değil, öğrencinin kendilerine bir şey kattığı bir sistem. Evet, tam bu. Yani o öğrencinin aslında avantajını kendi lehine kullanan. Öğrencinin özelliğini kendi lehine kullanan bir mekanizma.”
 
Finansör öğrenci grubu
Öteki sınıflardaki normal öğrenciler ne oluyor? Yani gerçekten bu dershaneden ek bir fayda umarak gelen ve daha düşük ücretlerle dershaneye kaydolan öğrenciler de bu öğrencilere finansör gibi çalışıyor. Dolayısıyla kamuoyu bu tartışmalar sırasında bu mekanizmayı, bu dershanecilik sistemindeki bu suiistimalleri de yakından görme fırsatını buldu.”
 
“Kriminal olmayan daha üstü örtük bir iş birliği”
“Belli bir tarihe kadar müfredatın yetiştirilmesi zorunluluğu ne demek? Müfredatın ciddiye alınması demek. Hâlbuki eskiden bu dershane yanılsaması yüzünden öğretmenler de veliler de öğrenciler de “canım bunu nasıl olsa dershanede öğreneceksiniz” veya sınavda genellikle dershanelerde eğitimi verilen birtakım konularla ilgili veya test teknikleriyle ilgili şeyler sorulacağı varsayımıyla hareket ediliyordu ki sınavlar da büyük ölçüde ona ayarlanmaya başlanmıştı. Hatta bu ilişkinin, yani sınav düzenleyicilerle sınav hazırlayıcılar arasındaki ilişkinin çok farklı boyutlarda da işlemekte olduğunu şimdi son örneklerde, adliyeye de yansıyan örneklerde görüyoruz. Ama o kadar kriminal olmayan daha üstü örtük bir iş birliği de vardı.”
 
İllüzyon bozuldu
“Mekanizma böyle. Şimdi bu mekanizma bozuldu, bu illüzyon bozuldu. Şimdi öğretmenlerimiz öğrettikleri dersin sınavlara yönelik olduğunu, sınavlarda bu öğrettikleri dersten öğrencilerinin başarılı ya da başarısız olacaklarını bildikleri için müfredatı çok daha ciddiye alıyorlar. TEOG’la ilgili daha sonra yaptığımız anket çalışmalarında öğretmenlerimize, velilerimize, öğrencilerimize sorduğumuz sorulardan da bunun olumlu sonuçlarını görüyoruz. Dolayısıyla bizim başından beri söylediğimiz, okulun merkeze oturması, öğretmenin merkezde olması, müfredatın merkezde olması ve bu müfredatın test sınavı odaklı değil öğrenme odaklı hâle getirilmesi çabalarımızın olumlu bir adımı oldu bu süreç. Ama tabii bu illüzyon hâlâ bazı kesimlerde devam ediyor.”
 
Çocukları yarış atına çeviren dershane mantığı
“Dolayısıyla sanki 1 Eylül 2015’ten itibaren dershanelerin kapatılacak olmasını dünyanın sonu gibi gören bir kesim, çok az sayıda olmakla birlikte bazı velilerimizde böyle bir saplantı var. Bu aslında iyi bir şey, çocuklarının eğitimine verdikleri değeri, önemi gösteriyor. Ancak eskiden beri hepimiz şikâyet etmiyor muyduk; çocukları yarış atına çevirmeyelim diye. Şimdi buna rağmen hâlâ biz bazı ailelerde bu saplantının devam ettiğini görüyoruz. Geçmiş yıllarda bunlar şöyle yapıyorlardı: Çok başarılı okullardan bile öğrencileri açık liseye alıp dershaneye gönderiyorlardı. Açık liselerde devam mecburiyeti olmadığı için, çocuklar açık liseye kaydettirilip son sınıfa geldikleri zaman oradan dershaneye gönderiliyordu. Şimdi bu sene o da yok. O yol da kapandı. Şimdi temel liseleri böyle bir sapma yol gibi görmeye başladılar. Boşuna yorulmasınlar velilerimiz, yani hakikaten çocuklarına durduk yerde de zulmetmesinler.” 
 
Sistem oturuyor
“Sistemin gerçekten oturmakta olduğunun göstergeleri var. Şimdi son TEOG sonuçlarıyla ilgili olarak şöyle bir söylem geliştirilmeye çalışıldı: Efendim, 4500 öğrenci tam puan aldı, yani diyelim yazılıdan 10 üzerinden 10 aldı. Peki sınava giren öğrenci sayısı kaç? Yaklaşık 1 milyon 300 bin. 1 milyon 300 bin öğrencinin girdiği bir sınavda bunu ister klasik sınav olarak yapın, yani açık uçlu yazılı, ister kompozisyon yapın, ister sadece akademik bir sınav olmasa, mesela beden eğitimi sınavı da olsa, müzik de olsa, 1 milyon 300 binin içinden 4500 tane tam puan alan örgenci çıkması hiç şaşırtıcı değil. Hatta sevindirici, keşke daha fazlası olsa. Biz neden yakınıyoruz? Mesela üniversite sınavlarında da tersi söyleniyor; efendim şu kadar öğrenci şu derslerden sıfır çekti. Tamam, zaten bazı öğrenciler, belli şeyler için giriyorlar, diyelim fizik sorularını hiç cevaplandırmıyorlar, o yüzden o oran çok düşüyor, ama ayrıca da bizim üniversite sınavlarından çıkardığımız bir ders var ki, o da; ortaöğretimde kalitenin ciddi manada yükseltilmeye ihtiyacı var, bu bildiğimiz bir şey, zaten bu düzenlemeleri bunun için yapıyoruz.”
 
Amaç, üniversiteye daha hazırlıklı öğrenciler göndermek
“Biz öğrenciyi liselerden üniversiteye hazır olarak gönderemiyoruz, bunu görüyoruz, onun için bu tedbirleri alıyoruz zaten, üniversiteye daha hazırlıklı öğrenciler göndermek için. Şimdi bu temel eğitimden ortaöğretime geçiş, yani TEOG sınavlarında 4500 öğrencinin tam puan almasına niye sevinmiyoruz? Sanki bu 4500 öğrenci, bir de bu yakınlarda 2010 KPSS’sinde soruların sızdırılması, acaba burada da mı böyle bir şey var, suiistimal var gibi bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Hayır, bu 4500 kişinin dağılımı zaten Türkiye genelinde çok rasyonel bir dağılım. Bir de dediğim gibi bunu hangi sınav türünde yaparsanız yapın, hatta sınava bile gerek yok, işte 1 milyon 300 bin öğrencinin içinde boyu 1.80’den yukarı olanlar ayrılsın dediğiniz zaman da hani en uç, o yaşta 1.80 üzerinde çocuk bulmak azdır ama, orada bile 4500 öğrenci çıkar.”
 
“Derdimiz başarısız öğrencilerin başarısını yükseltmek”
“Dağılımlarda anlamlı bir eğri görülüyor zaten. Bizim derdimiz, alt kattaki, yani daha başarısız olan öğrencileri yukarıya çekmek, başarılıların sayısını da mümkün olduğu kadar yükseltmek; derdimiz bu. Bu da yavaş yavaş değil hızlı bir şekilde oluyor, olacak inşallah, bunu görüyoruz. TEOG’dan aslında koparılmak istenen bütün gürültüye rağmen velilerimiz, öğretmenlerimiz ve öğrencilerimiz, yani işin asıl muhatapları çok memnunlar.”
 
Ailelere, ‘çocuklara dayatmada bulunmayın’ uyarısı
“Bir de şöyle bir şey var: Dediğim gibi küçük bir azınlık olmakla birlikte bazı aileler çocukların eğitimini adeta kendi kişisel başarılarının bir göstergesi gibi algıladıkları için, bu konuda olağanüstü bir saplantı geliştiriyorlar. Bu yüzden de aslında çocuklarına istedikleri kadar da yararlı olamıyorlar. Aslında biraz daha rahat, biraz daha esnek olmaları lazım. Çocuklarının geleceği konusunda tek belirleyici olmadıklarını, çocukların da kendilerine göre tercih hakları olduğunu, kendilerine göre yetenekleri veya eğilimleri, tercihleri olduğunu ve olabileceğini artık kabul etmeleri gerekiyor. Çocuklarına illa kendi olamadıkları şeyi olmak için birtakım dayatmalara girmemeleri gerekiyor. Kendi atlayamadıkları çıtayı çocukların önüne koymasınlar. Bunu çok kibarca söylemeye çalışıyorum, o veliler ne demek istediğimi, özellikle o çocuklar ne demek istediğimi çok iyi anlıyorlar.”
 
Bazı dershane gruplarının sürecin akamete uğrayacağı beklentisi
“Şimdi bunun en açık göstergelerinden bir tanesi de şu: Başından beri bazı dershane grupları özellikle meseleyi hukuk düzeyinde farklı bir mecraya getirebilecekleri iddiasını kamuoyuna pompaladılar ve dolayısıyla bu sürecin akamete uğrayacağı, bu dönüşüm sürecinin başarılamayacağı, bununla başa çıkılamayacağı gibi bir algı oluşturmaya çalıştılar. Bunun arkasında da büyük ölçüde Anayasa Mahkemesi’ne yapılmış olan itiraza ilişkin beklentiler vardı. Bekliyorlardı ki Anayasa Mahkemesi dershanelerin devamı yönünde bir karar verecek. Bunu sürekli hem kamuoyunda dershanelere yönelik talebi diri tutmak için, hem de Anayasa Mahkemesi üzerinde belli bir baskı oluşturmak için sistematik bir şekilde böyle bir algı operasyonunu sürdürdüler. Bunun sonucu olarak biz aslında dönüşüm sürecini aşamalı düşünmüştük ve işte birinci fazda, ikinci fazda, üçüncü fazda dönüşenler için her faza göre farklı teşvik paketleri öngörmüştük. Şimdi bakın çok enteresandır, bu iş, dönüşüm süreci 2 Haziran 2014’te, yani aşağı yukarı 1 sene önce başlatıldı. İlk elde 327 dershane dönüşüme başvurdu. Sonra bu kampanya başladı, çünkü o dönem aynı zamanda yeni kayıt alma dönemi, Anayasa Mahkemesi’nden bu iş dönecek, siz merak etmeyin, dershaneler devam edecek, dolayısıyla çocukları getirin.  Bu kampanyanın bir neticesi olarak bizim tahminimize göre, ilk elde 327 olan başvuru daha sonraki fazda 240, bir sonraki fazda 182, düşüyor müracaat. 31 Aralık 2014’te biten üçüncü fazda 182. Sonra bu sene başında 2 Ocak’ta başladı dördüncü fazımız, bugüne kadar 885.”
 
“Dalganın önünde duramayacaklarını gördüler”
“Artık Anayasa Mahkemesi’nden öyle de karar çıksa, böyle de karar çıksa bu illüzyon dağıldı, veliler bu konuda gerçekten ciddi manada bilinçlendiler, eğitim kamuoyu bu konuda gerçekten neyin ne olduğunu daha iyi anladı ve artık bunlar da bu dalganın önünde duramayacaklarını gördüler ve şimdi sıraya girdiler. Tabii biz de kendi mülahazalarımızı ilettik, hatta ben ayrıca sözlü savunma yapmak için de yani durumumuzu bir de ben geleyim sözlü olarak da orada anlatayım diye de müracaat ettik, ama bugüne kadar bir dönüş olmadı. Ama dediğim gibi, yani buradan ben farklı bir şey çıkacağını tahmin etmiyorum.”
 
“YÖK meselesi Anayasa meselesi”
“Yani biliyorsunuz YÖK meselesi büyük ölçüde Anayasa meselesi. Bir kere daha vurgulamakta da fayda var, bizim yasama kültürümüzde maalesef şöyle bir yanlışlık var: Biz aslında bir yasayla halledilebilecek şeyleri Anayasa’ya ayrıntılı olarak yazmışız, yazıyoruz, geçmişteki uygulamayı söylüyorum. Yönetmeliklerle, yönergelerle, tüzüklerle yapılabilecek işleri yasalara yazmışız. Niye böyle yapmışız? Çünkü bizim anayasalar hep askeri vesayet dönemlerinde hazırlanmış ve anayasayı hazırlayan ve hazırlattıran askerler, ihtilalciler, darbeciler şöyle düşünmüşler: Yarın siviller gelir bu bizim yaptıklarımızı değiştirirler öyle sağlam kazıklara bağlayalım ki değiştiremesinler veya zor değiştirsinler. Kendi açısından mantıklı iyi bir tedbir almışlar ve o yüzden biz de işte yıllardır herkes şikâyet ettiği hâlde, herkes şurasından, burasından eleştirdiği hâlde, hatta fırsat buldukça şurasını, burasını değiştirdiği hâlde bütününe ilişkin bir düzenleme yapmak konusunda bir türlü gerekli yasal süreci başlatamadık. Niye? Çünkü YÖK’le ilgili yapılacak düzenlemeler Anayasa konusu ve Anayasa değişikliği gerektiriyor. Meclis’te de her şeye rağmen yeni bir Anayasa konusunda geçmiş dönemde bir ortaklaşma sağlanamadı maalesef. Sadece YÖK için değil veya yükseköğretim düzeni için değil ama pek çok konuda yeni bir Anayasa’ya ihtiyacımız olduğu çok açık. İnşallah önümüzdeki dönemde Anayasayı değiştirecek bir çoğunlukla bunları da halledilecek.”
 
Ali Demir’e teşekkür
 “Yeni ÖSYM Başkanımız bu konuların uzağında olmayan, YÖK Başkanımız daha önce Başkanvekili olarak veya Yönetim Kurulu üyesi olarak uzun yıllar orada görev yapmış arkadaşlarımız. ÖSYM’nin başına gelen arkadaşımız da ÖSYM yasasının hazırlanmasında emeği olan bir akademisyen. Hem onlara başarılar diliyorum, hem de onlardan önce görev yapan Gökhan Bey’e de ÖSYM’de görev yapan Ali Bey’e de yaptıkları hizmetler için gerçekten teşekkür ediyorum. Daha önceki başkanların da tabii bu konuda emekleri var, onları da hatırlamak lazım. ÖSYM özellikle YÖK de aynı durumdaydı çok da zor bir imajın üzerine geldiler. ÖSYM’de özellikle Ali Demir Bey kurumsal imajı çok yıpranmış, güvenilirliği ciddi manada tahrip olmuş bir kurumu çok kısa zamanda toparladı ve Ömer Bey’e de iyi bir miras bıraktı. İnşallah bundan sonrası daha da iyi olacak. Onların başlattığı birtakım çalışmalar vardı zaten, yani üniversiteye giriş düzeniyle ilgili, sınav sistemleriyle ilgili, sınav düzenlerinin nasıl yapılacağıyla ilgili ciddi çalışan bir ekip oluştu. O çalışmalar devam edecek. Şimdi bunu söylediğiniz zaman hemen bir cümleyi cımbızla çekip işte üniversiteye giriş sistemi değişiyor. Hayır, bunlar tedrici, yani kademe kademe olacak ve hiçbir öğrencimiz bir sürprizle karşılaşmayacak.”
 
“Sistemin rasyonel zemine oturması için şartlar değişiyor”
“Tabii sistemin daha iyi işlemesi için, daha rasyonel bir zemine oturması için şartlar değişiyor. Öğrenci sayıları değişiyor, üniversite sayılarımız değişiyor, YÖK yasasında yapılabilecek veya yükseköğretim düzeninde yapılacak değişiklikleri anlatırken ısrarla söylediğim şeylerden biri de o, mevcut yapı 27 devlet üniversitesine göre tasarlanmış bir yapı. Üç aşağı, beş yukarı birbirine benzeyen bir homojen gruba göre tasarlanmış bir yapı. Şimdi sayıları 200’e yaklaştı 177, bir sene içerisinde 200’ü bulur veya yaklaşır. Sadece sayısal artış da değil söz konusu olan, niteliksel olarak da üniversiteler çok farklılaştı. Şimdi devlet üniversitelerimiz var kendi içinde çok farklılaşmış, çok köklü eski kurumsal kültürünü oluşturmuş üniversitelerimiz de var, daha yeni ayakları üzerinde durmaya çalışan yeni kurulmuş üniversitelerimiz de var. Vakıf üniversitelerimiz de kendi içinde çeşitlenmiş durumda. Bir kısmı gerçekten sağlam vakıf gelirlerine sahip üniversiteler, bir kısmı işte anayasa değişikliği olsa, yeni yükseköğretim düzeyinde özel üniversiteciliğe izin verilse vakıf olmaktan çıkıp özel üniversite olarak çalışarak kurumlar da var. Dolayısıyla, bütün bu çeşitliliği ve sayısal büyüklüğü idare edebilecek esnek bir çerçeveye sahip değiliz.”
 
“Pek çok yardımcı kitap pedagojik olmaktan ziyade, ticari amaçlarla piyasaya sürülüyor”
“Orada da ciddi bir suiistimal mekanizması kurulduğunu görüyoruz. Yani şimdi öğretmenlerimizi zan altında bırakacak şeyler söylemek istemem ama pek çok yardımcı kitabın aslında pedagojik olmaktan ziyade, ticari amaçlarla piyasaya sürüldüğünü biliyoruz. Biz her yıl, kitaplarımızı sıraların üzerine sene başında koyarak başlıyoruz. Bu kitaplarda yetersizlikler olabilir mi? Olabilir. Ama zaten müfredat yenileme çalışmalarımız sürekli devam ediyor. Ayrıca bizim EBA Portalımız var oraya da yardımcı materyallerimizi koymaya başladık. Dolayısıyla öğrencilerin mümkün olduğu kadar yardımcı kitaba ihtiyaç duymayacakları bir altyapıyı hazırlıyoruz. Ve biliyorsunuz kitap sektöründe bandrol alma zorunluluğu var. Yaptığımız çalışmalar gösteriyor ki, çok ciddi bandrolsüz, korsan yardımcı kitap sektörü oluşturulmuş. Bunun farklı amaçlarla kullanıldığını da farklı yapılanmalar için farklı amaçlarla kullanıldığını da biliyoruz, bununla ilgili tedbirlerimizi de alıyoruz.”


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.